12 Eylül’den 12 Eylül’e Değişen Ne?

Temmuz 19, 2010

–Bir facebook sayfasında yazıp çok uzun bulduğum için silip buraya aktardığım bir yazı–

Anayasa değişikliği paketi gerçekten de 1982 Anayasası’nın antidemokratik ruhunu değiştirecek mi, ya da değişimde önemli bir aşama teşkil edebilecek mi? Haklar ve özgürlükler ile kurumsal düzenlemeler bakımından paketi iyimser bir perspektiften bakmaya çalışarak incelediğimde, böyle bir sonuca varamıyorum. Çünkü:

1- Başlangıç metnindeki Türkçü ve milliyetçi vurgulara dokunulmuyor. Anayasanın toplumun her kesimini kucaklayan demokratik bir ruha kavuşması için çıkarılması gereken bu maddelerin kalması, 12 Eylül’ün izlerini taşımaya devam edeceğimiz anlamına geliyor.

2- HSYK ve AYM’nin kompozisyonundaki değişikliklerin, AKP’nin kendini muhtemel bir kapatma davasını önlemek için yapıldığı izlenimini doğuruyor.

-HSYK, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak ikiye ayrılmak zorunda. Yargı bünyesindeki iki farklı ve ayrı meslek grubunun aynı kurula bağlı olması hukuk devleti ve demokrasi açısından sakıncalı. Halbuki demokrat ruhlu bir pakette bu kurumsal düzenleme ihmal edilmemeliydi.

-AYM’ye anayasa şikâyeti ile başvurulabilse bile, milletlerarası anlaşmaların anayasal denetim dışında bırakılması yine hukuk devleti açısından sakıncalı. Hele yakın zamanda, Akkuyu nükleer santralinin yapımının ve işletim hakkının iç hukuka ‘takılmamak’ için ikili anlaşmayla ‘ihalesiz’ Rusya’ya verilmesi gibi çarpıcı bir örnek varken…

-Hakim ve savcı alımlarının objektifliği ve şeffaflığı konusunda kamuoyundaki şüpheler giderilmemişken, yüksek yargıda yapılacak bu değişiklikler, ‘yargı vesayeti’ olduğu  yönündeki eleştirileri bir süre dindirebilir. Ancak ‘geçmişteki hükmetler nasıl alıyorlarsa bizde öyle alıyoruz’ diyerek icraatlarını savunan (Burhan Kuzu, Anayasa Komisyonu başkanı) iktidar partisinin de orta vadede kendi yargısal vesayetini yaratmayacağından nasıl emin olabiliyoruz?

3- Devlet memurlarının grevsiz ‘toplu sözleşme’ hakkına sahip olmaları, sosyal ve ekonomik özgürlükleri hangi yönden genişletebilecektir? Memurlar zaten sözleşme ile değil, kadro ile görevlendirilirler. Yoksa, memurların da tamamen sözleşmeli personeli dönüştürülmeleri gibi bir ‘gelişme’ mi söz konusu?

4- Çalışanlar birden fazla sendikaya üye olabilecekler… AKP 8 yıllık iktidarı döneminde sendikalı çalışan sayısı 1 milyondan 500 bine, yani ayrıya düştü. Bunda kapatılan kamu iktisadi teşekkülleri işçilerinin işsiz kalmasıyla beraber, AKP’li belediyelerde ve bunlara bağlı iktisadi teşekküllerde çalışan işçilere karşı uygulanan sistematik baskı da rol oynuyor. AKP’li belediyeler işçilere kendine yakın sendikalara üye olmaları için işten atma vb. her türlü baskıyı uyguluyor. Acaba birdenbire sendikal özgürlükler konusunda çarpıcı bir değişikliğin sırası geldiğinin mi farkına varıldı?

5- 12 Eylül rejimi döneminde Milli Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi üyeleri’nin karar ve tasarrufları ile bunları uygulayanların yasama sorumsuzluğunu temiant altına alan geçici m.15′in kaldırılması. Acaba bu maddenin kaldırılması sembolik etkisi dışında naıl bir hukuki etki doğuracaktır? Toplumda, özellikle o dönemin mağdurlarında, Kenan Evren ve diğer sorumluların yargılanması ve cezalandırılması gibi bir beklenti doğacaktır. Ancak unutulmaması gereken bir nokta var ki, cunta rejiminin Anayasası referandumla kabul edilirken ve geçici m.15 bu şekilde yürürlüğe girerken, 12 Eylülcüler de ‘affedilmiş’ oldu. Kabul edilmesi zor gelebilir, ama aksinin kabulü hukuk güvenliği ilkesine aykırı oluyor. Bu madde kaldırılsa da geçmişe dönük etkili olarak ‘lehe kanun etkisi’ yaratıyor. Ancak Kenan Evren adının devlete ait tüm binalardan silinmesi gibi sembolik değişiklikler, herhangi bir yasal düzenlemeye dahi gerek kalmadan yapılamaz mıydı?

6- Yine 12 Eylül rejiminin ‘hediyesi’ olan YÖK gibi aşırı merkeziyetçi ve anti demokratik  kurumların yeniden düzenlenmesine dair hiçbir kurumsal değişiklik yasal düzeyde dahi öngörülmüyorken ve AKP’ye yakın kurum başkanları bu aşırı yetkileri ‘cömertçe’ kullanıyorken gerçekten de demokratikleşmeden söz edilebilir miydi?

7- Askeri yargının görev ve yetkilerinin daraltılması, YAŞ kararlarının hukuki denetime açılması, yurtdışına seyahat özgürlüğünün ancak hakim kararıyla sınırlanabilmesi, korunmaya muhtaç gruplar için pozitif ayrımcılığın güçlendirilmesi, parti kapatılması halinde milletvekilliğinin düşürülmemesi, bilgi edinme hakkının ve kamu denetçisine başvuru hakkının anayasada düzenlenmesi gibi değişiklikler olumlu gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Zaten tartışmanın ağırlık noktasını bu düzenlemer oluşturmuyor. Ki aslında bu gruptakilerden bazıları sadece yasal değişikliklerle de düzenlenebilirlerdi. Ama yukarıdaki 6 maddede sayılmış olan hususlar, AKP’nin bu anayasa değişikliğini, ‘kapatılarak siyasetten silinmemek için’ kamuoyunun önüne getirdiği ve yanına bir nevi ‘sus payı’ ya da ‘teselli armağanı’ olarak sunduğu kanaati oluşturuyor.

Bu noktada, Anayasa değişikliğine Evet diyenler demokrat, askeri-yargısal vesayet karşıtı olmanın gereği olarak, 12 Eylül rejiminin silinmesi için yetmese de atılan her adımı desteklemek gerektiğini savunuyorlar.

Bu iyimser bir yaklaşımla, ve AKP’nin referandumda çoğunlukla evet oyu çıkması halinde, daha ileri ve demokrat bir anayasa hazırlanması için toplumsal mutabakat aranmasında etkili rol oynayabileceğini düşünüyorlar. AKP’liler de pakete hayır oyu vermenin, vesayet rejimini ortadan kaldıracağı, ya da kaldırmaya katkı sağlayacağı iddiasındalar.

Fakat 2007′deki Cumhurbaşkanlığı seçimi krizinden sonraki süreçte, 2007 referandumunda ve 2008′deki sonradan iptal edilen anayasa değişikliğindeki olduğu gibi, AKP anayasada köklü bir değişiklik yapmak yerine, siyasi konjonktüre göre anayasada revizyonlara gitme yolunu tercih ediyor. Ancak toplumun tüm kesimlerindeki beklentileri karşılayacak, kaygıları giderecek bir anayasa yapma iradesini, -en azından bendeniz- AKP’de göremiyorum.

Her Türkiye Vatandaşı’nın kendini eşit ve özgür hissetmesini sağlayacak bir Türkiye Anayasası özlemiyle…


Karşılıklı veya Karşılıksız…

Kasım 23, 2008

Yükseköğrenim gören öğrencilerin büyük çoğunluğunun alım güçlerinin temel ihtiyaçlarından ve öğrenimlerinden doğan masrafları karşılamaya yetmediğinin herkes farkındadır. Vakıf üniversitelerindeki -burssuz- öğrenci grubunu ve devlet üniversitelerindeki azınlık oluşturacak bir kesimi saymazsak, Türkiye’de üniversite öğrencisi ailesinin desteği olmadan öğrenimini ancak büyük güçlüklerle ve fedakarlıklarla tamamlayabilir. Okurken çalışma olanaklarının sınırlı olması, ders yoğunluğu, öğrencilerin ‘kolay işgücü’ olarak görülmesi işsizliğin süratle arttığı bu ortamda öğrencileri temel ihtyaçlarını burs bularak karşılamaya yönlendiriyor.

Karşılıklı veya karşılıksız olarak verilen bu bursların yeterliliği ve amacına uygun verilip verilmediği türüne göre pek çok tartışmayı doğuruyor. Otomobiline otopark parası için karşılıksız burs alan öğrencinin yanında; beslenme-barınma-öğrenim giderleri gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için karşılıklı burs alanlar aynı sıraları paylaşabiliyorlar. Burs temin eden kurum ya da kuruluş bursiyerine başka bir yerden burs almaması şartıyla ödeme yaparken, kimi zaman aldığı burslarla ayrı oturduğu ailenin geçimini sağlayanlarla birlikte, tek bir burs alıp ancak giderlerinin en hayati kısmını karşılayabilenler aynı yükseköğrenim sisteminde yetişiyorlar.

Her kuruluş vereceği burs miktarını kendisi tespit ederken, öğrenciler de en yüksek rakamı veren yerin bursiyeri olmayı öncelikli olarak tercih ediyorlar. Zira hemen her yerde ‘tek burs’ şartı aranıyor. Bu durumda, başvurularda esas alınan beyan seçilme kriterini belirlerken, pek çok aday aldığı diğer bursları saklıyor. Elbette adayın durumunu detaylı olarak araştıran kurumlar da oluyor, ancak genel olarak uygulamada uçurum derecesinde büyük eşitsizliklerin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Yükseköğrenim dünyasıyla ilgilenen herkes, yukarıdaki ifadelere büyük ölçüde katılacaktır. Ki aynı dengesizlik yurtlar için de büyük ölçüde geçerli. Bu adaletsizliği önlemek için verilen tüm bursların Kredi ve Yurtlar Kurumu bünyesinde merkezi havuz oluşturuldu. Fakat belediyeler bu sistemin dışında bırakıldı. 2004′te yürürlüğe giren 5102 sayılı Kanun ile diğer tüm kurumların Kredi ve Yurtlar Kurumu bilgisi dahilinde burs ve kredi vermeleri öngörülürken, adayların seçimi kurumların takdirine bırakıldı. Bu düzenlemenin amacı adayların birden fazla yerden burs ve kredi almalarının önüne geçilmesiydi. Ancak her nedense belediyeler bu kapsamın dışında bırakılmıştı.

Sosyal ve daha çok siyasi amaçlarla seçmeni olan öğrencilere burs veren belediyelerin sayısı gittikçe artarken, büyükşehir belediyesi olan illerde hem ilçe belediyesinden, hem de büyükşehir belediyesinden burs almak; veya öğrenim gördüğü yer belediyesi ile yerleşim yeri belediyesinden burs almak pek çok öğrenci için cazibeli hale geldi. Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun sağladığı ödemelerle birlikte, ihtiyaçların giderilmesi nispeten kolay hale gelmişti. Ancak bursiyerlerin seçiminde hangi kriterlerin esas alındığı hemen hiç bir yerde tam olarak duyurulmazken; bazı ‘özel yurtlarda’, derneklerde veya parti örgütlerinde bağlantısı bulunan kişilerin bursları ‘daha kolaylıkla’ alabildiği, pek çok örnekle gözlemlenir oldu. Kömür yardımı uygulamasındaki çarpıklıkların benzerleri burs yardımlarında da benzer sıklıkla görülürken, ana muhalefet partisi milletvekillerinin belediyeler için istisnai düzenleme getiren hükmün ve aynı kanunun başka maddeleri için açtıkları iptal davası Anayasa Mahkemesi’nce kabul edildi ve sadece belediyelere getirilen bu ayrıcalıklı düzenleme iptal edildi.  Gerekçeli kararı okumadan karar hakkında detaylı görüş bildirmek sağlıklı olmayacaktır, ancak ikili rejimin getirdiği çarpık uygulamalara dikkat çekilmesi bakımından müspet etki doğuracağı açıktır.  Zira belediyeler burs vermeye, KYK’ye bilgi vererek devam edebilecekler; yani verilen burslar iptal edilmiyor. Kamuoyunda yaratılan manipülasyon yersiz, fakat uygulamadaki esas dengesizlik; yani bursiyerlerin belirlenmesindeki objektif kriterlerin yetersizliği ve de kurumlar arasında ödeme miktarları bakımından büyük farklar bulunması, yaşanan haksızlıkların ve mağduriyetlerin gelecekte de yaşanacağını gösteriyor. Anayasa’da m.42/f.7′de devleti maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencileri destekleme yükümlülüğü altına sokan düzenleme, siyasilerin popülist anlayışı yüzünden ‘sosyal devletin’ anlamına uygun bir uygulama alanı bulamıyor. Ülkenin mali politikası planlanırken, öğrencilerin de ‘ekonomik aktör’ olduğunu gözönünde bulundurmak ve ilkeli uygulamalar sürdürmek, ‘adaletli bir kalkınma’ için olmazsa olmaz niteliği taşıyor.

Mendile tiner dökülmesin!

Kasım 15, 2008

Bugün sokakta bize mendil satmaya çalışan çocuk, on yıl sonra bizi gördüğünde mendili alıp almadığımızı sormayacak; elinde mendil de olmayacak… Şimdi kırmızı ışıkta arabanın camı silmeye çalışan çocuğun elinde de bez göremeyeceğiz. Çünkü ikisi de doğrudan para isteyecek, bahane de ileri sürmeden doğrudan cüzdanımızı, cep telefonumuzu, kol saatimizi ve varsa değerli mücevherlerimizi alacak. Vermekte direnirsek de mendilini veya toz bezini değil; falçatasını, çakısını, bıçağını veya kamasını çıkaracak…

Bugün kapkaç, yankesicilik, gasp fiillerini işleyenlerin de çoğunluğu küçükken mendil sattığını, arabaların tozunu aldığını, ayakkabı boyadığını tahmin etmek zor olmayacaktır. Balici, tinerci, hapçı gençlerin de bu alışkanlıklara anaokulunda veya çocuk bahçelerinde kapıldıklarını da iddia etmek saçma olacaktır. Çocuk suçluluğunu artıran sebepler araştırılıyor ve de araştırılmaya devam edecek. Konunun herkesi aynı ölçüde ilgilendiren kısımları açıkça ortaya konmuşken bunu önleyebilecek müesseselerin ortaya konamamış olması yürekleri parçalarken, bazen ‘bu ülkede güzel şeyler de oluyormuş!’ dedirten haberlerden birini -çok şükür ki- duyabiliyoruz.

Edirne’deki roman mahallesinde çocukları zararlı alışkanlıklardan korumak için yapılmış bir hamle sınırlı imkanlarla uğraş veren açıkgörüşlü ve yürekli insanların hala da var olduğunu gösterdi. Üstelik bürokrasi içinde de bu çabalara önayak olan insanların varlığı var olan umutları da artırdı. Milliyet‘in ülkeye duyurduğu bu insanlardan biri de bir Emniyet Müdürü. İnisiyatif yaratarak bunu bürokrasi ve çevre halkın desteğiyle sonuçlandıran Edirne Emniyet Terörle Mücadele Şube Müdürü Hakan Öndoğan, büyük ihtimalle zararlı alışkanlıklara, ardından adi ve belki de örgütlü suçlara yönelebilecek bir sosyo-ekonomik çevrede büyüyen çocukları spor kulübü çatısı altında toplayarak; bir mendilci çocuğun tinerciye, silahlı suç örgütü üyesine dönüşmesini engelledi. Spor yaparak birey olmayı ve takım olmayı öğrenen çocukların belki akşam yemeğinde karnı tam olarak doymayacak; ama gündüz eline silah veya uyuşturucu veren insanlarla karşılaşma riski düşecek. Karşılaşsa bile kolay para teklifine karşı koyacağı iradesi oluşacak.

Bu çalışmalar, umarım ki istisnai ölçüde kalmaz ve de diğer kamu kurumları ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri, özel sektör teşebbüsleri ve hatta gerçek kişiler tarafından dikkate alınır ve bu örnekler çoğaltılır. Güneydoğu’da ve birkaç yerde daha denenen ve de başarıya ulaşan bu gibi uygulamalar kolluk, kanunlar, mahkemeler ve cezalardan daha etkili olmaktadır. Edirne’de suç oranı 10 yıl sonra düştüğünde Sayın Öndoğan ve çalışmasına katkı sunan herkese daha büyük minnetle hatırlayacağız.

Dil Öğrenme Korkusu…

Ağustos 5, 2008

Başka bir üniversite kampüsünün tabelasını değiştirip birkaç ekleme ve atamayla kurulan üniversitelerimizden Nevşehir Üniversitesi, önemli bir hamle yaparak bünyesinde Ermeni Filolojisi bölümü kurulması kararı aldı. Ermeni cemaat okullarında eğitim dili olarak ve DTCF gibi bazı fakültelerde seçmeli ders olarak okutulan Ermenice, artık ana dal olarak lisans düzeyinde öğrenilebilecek.

Bölümün açılması çeşitli tartışmalara konu oldu. Ermenice öğretiminin gerekliliği, Ermenistan’la olan ilişkiler ve tarihte yaşananlar sebebiyle eleştirilirken; Erivan’da Türk Filolojisi eğitimi verilip verilmediği bile ‘mütekabiliyet’ esasına göre tartışmalarda gerekçe gösterildi. Komşumuz olan Ermenistan’da Türk dili öğretilen bir kurum var mı bilemeyeceğim, fakat bu konuda öne sürülen argümana göre İngilizce konuşulan ülkelerdeki Türkçe öğretilen okul sayısına göre Türkiye’de İngilizce eğitimi sınırlamak gerekiyor!

Türkiye’nin komşularından sadece ikisinin resmi dili, Gürcüce ve Ermenice üniversitelerde ayrı bir departmanda öğretilmiyor. Sümeroloji, Hititoloji, Klasik Yunan Dili ve Edebiyatı, Latince gibi bölümlerde eski uygarlık dilleri öğretilirken; yüzlerce yıl iç içe yaşadığımız, Türkiye’de hala 60000 kişilik bir toplulukça konuşulan, diplomatik ilişkilerimizin sıcak olmamasına karşılık dış ticaretinde önemli bir payımız olan Ermenistan’ın resmi dili Ermenice bölümünün açılması için, SSCB’nin dağılmasının ardından 17 yıl beklemek gerekti! Türk kültürü ile büyük ölçüde etkileşim içine girmiş Ermeni dili ve kültürünün akademik düzeyde bu kadar uzun süre sadece seçmeli ders düzeyinde öğretilmesi ne kadar yazık. Ermeni-Türk ilişkileri araştırmaları, ticaret, diplomasi gibi alanlarda getireceği pragmatik katkı bir yana, Ermenice bir ‘kültür dili’ olarak Dil-Edebiyat Fakültelerinde daha yoğunlukla öğrenilelidir. Diğer komşumuz Gürcistan’ın dili, Türkiye topraklarında konuşulan diğer bölgesel-azınlık dilleri Kürtçe(Kurmançça ve Zazaca), Arnavutça, Çerkezce(farklı lehçeleri ile), Lazca, Boşnakça, Süryanice neden öğretilemez? Güvenlik güçleri, kurumları bünyelerinde bunlardan bazılarının eğitimini veriyorlar. Bu dillerin örgün öğretim kurumlarında öğretimi neyi zorlaştıracaktır?

Sadece komşuı ülke dilleri veya bölgesel diller de değil, Avrupa’da ciddi ilişkilerimizin olduğu ülkelerde konuşulan diller; Felemenkçe, Portekizce, Rumence, Çekçe ve Slovakça, İskandinav dilleri, Sırp-Hırvatça ve Karadağca için bir departman açılmaz? Hem kendi dilimizin akrabası olan Türki lehçeler için bu kadar az bölüm açılmıştır, hem de kültürel yakınlıktan dem vururuz. Eğer biz bu dilleri öğrenemez ve öğretemezsek, dillerini öğrendiğimiz ülkeler üzerinden diğer ülkelerle ilişki kurmaya devam etmek zorunda kalırız. Ve de Türkçemiz de ancak büyük ülkelerde birkaç fakülte ve Türk okulları dışında pek de öğrenilmez. Dünya dillerini öğrenmekten kaçındığımız sürece birbirimizden de korkmaya devam edeceğiz…

Hasar tespiti?

Ağustos 3, 2008

Konya Taşkent’teki Süleymancı/Süleymanlı cemaatine ait kaçak Kur’an kursunun çökmesiyle 18 kız çocuğu hayatını kaybetti. Hemen hepsi fakir ailelerin biraz da ‘evden bir boğaz eksilsin’ mantığıyla teslim ettikleri Kur’an kursu derneği hakkında savcılığa hiçbir şikayette bulunulmadı. Şikayette bulunulmamasının sebeplerinden biri de yaşanan kazanın ‘takdiri ilâhi’, ölen çocukların da ‘ilim uğrunda canlarını veren şehitler’ olarak görülmeleri…

1999′daki Marmara Bölgesi’nde yaşanan depremler sonrasında birtakım ‘âlimler’, depremin bir ilâhi ikaz olduğunu, bölge halkının günahlarının sonucunda bu afetlerin meydana geldiğini iddia ettiler ve bunların bir kısmı da hapsi boyladı. O bölgede içilen içkiler, yapılan fuhuşlar, düzenlenen eğlenceler, saygısızlık edilen dinî değerler, Kuzey Anadolu Fayı’ndaki bu hareketliliklere sebep olmuştu. Her nedense bu bölgede hayatını kaybeden veya yaralanan masum insanlar da bu cezalandırmanın kurbanı olurken, dünyanın diğer yerlerindeki ‘sapkınlar’ da vakadan ibret alarak kurtulmuşlardı! Bugün Türkiye’de halkın önemli bir kesimi deprem ile binaların yıkılmasını Tanrı’nın bir cezası olarak görüyor.

Konya’daki binası yıkılan cemaat, siyasi iktidarlarla çok yakın ilişkiler içerisine girerek faaliyetlerini kimi zaman gizli, kimi zaman da açık olarak devam ettiriyor. Çoğunlukla şehir merkezleri dışında açtıkları bu merkezlerde çocuklar hayattan izole edilerek yoğunlaştırılmış dini eğitime tabi tutuluyor ve neticede de insan eliyle yapılan hatanın sorumluluğunu Tanrı’ya atan zihniyet yeni ‘şakirtler’ kazanıyor. Cemaat ‘beyabileri’ ise yönlendirdikleri kitle üzerinden yaptıkları pazarlıklarla siyasi kariyerlerini garantilerken, kayıtdışı topladıkları bağışlarla ve cemaat destekli işletmelerle ikballerini parlatıyorlar.

Yoz çıkar ilişkileri ve dünyadan bihaber yetiştirdikleri ‘talebeleriyle’ mevzubahis cemaatin foyası yıllar önce ortaya dökülmekle birlikte, arkalarındaki siyasi destek hiç bir zaman yok olmadı. 28 Şubat süreci sonrasında bu kaçak yapılarının bir kısmı kapatılsa da, her zaman bir kemik kitle ile gücünü devam ettirdi. Belki AK evler ve devamı ev-hücre sistemi ile çalışmaya yönelse idi yıkılan kurs binasını güçlendirecek daha çok gücü olabilirdi. Fakat ‘zamanın ruhunu’ yeterince iyi okuyamamış olacak ki, bu süreçten ciddi hasarlar gördü. Yaşanan bu kazanın, diğer ‘ev’ ve ‘yurt’ sahibi toplulukları ‘en azından’ binalarının sağlamlığını denetlettirmesini ve başka çocukların böyle ‘pisi pisine’ hayatlarını kaybetmemesi temennisiyle…

Müsvette!

Ağustos 2, 2008

Güngören’de 29 Temmuz’da yaşanan vahşetin ardından, Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç köşesinde patlamadan sonraki saatlerde çeşitli yerlerde eğlenenleri eleştiren bir yazı yazdı. ‘Sözün bittiği yer‘ başlıklı yazısında Bulaç o akşam TV kanallarındaki müzikli programlara katılanları ve bunları izleyenleri Kur’an’dan alıntılarak yaparak ‘kalplerinin üzeri örtülü’ ve ‘kulaklarında ağırlık’ olmakla itham etti. Saygısızlıkla itham ettiği bu kişiler sadece ATV, TRT 1, TRT Int, Fox TV,  Star’daki programları yapanlar ve izleyiciler değil; aynı zamanda da o akşam Ali Sami Yen Stadı’ndaki Metallica konserine katılan 40000 seyirciydi.

Elbette böyle bir acının haberini alan insanlar duyarlılaşırlar ve de eğlenceye koşmaları beklenemez. Eğlenecek olan da acıyı doğrudan yaşayan kişinin yanında eğlenmez. 29 Temmuz’da patlamada ölenlerin yakınları, yararlılar ve yakınları ile yardım eden insanların hiç biri müzikli eğlence programına katılmamıştır. Düğüne veya özel geceye davetli olanlar o anda davetleri unutmuş dahi olabilirler.

Patlama olduktan sonra televizyon kanalları haberi geçtikten sonra, kolaylıkla yayın programlarında değişiklik yapamazlar. Yapılmış olan anlaşmalar olağanüstü bir sebep olmadıkça uygulanır ve de sözleşmeyi yapmış olan sanatçı sahnedeki yerini alır. 1984′ten beri aralıklı olarak PKK ile savaş halinde olan Türkiye’de Ali Bulaç’ın mantığına! göre hiçbir eğlence programı yapılmamalı, sinemaların kapısına kilit vurulmalı, havuzlar, plajlar, haremlik-selamlık olanlar dahil tüm oteller kapatılmalı, insanlar her gün yas ilan etmelidir. Buna komşumuz Irak’ta ve Filistin, Afganistan, Sudan, Somali, Pakistan gibi Müslüman nüfus ağırlıklı ülkelerde yaşanan katliamlar da eklenirse; konservatuarlar ilahiyat fakülterine , konser organizasyon şirketleri de insani yardım derneklerine dönüştürülmelidir.

Ali Bulaç ve onun gibi düşünenler eğlenmek istemeyebilir; kendi yaşam tarzlarını belirlemek kendilerine aittir. Tıpkı içlerindeki inanç dünyasını şekillendirme hakları olduğu gibi. İnanç hürriyeti Bulaç’ın savunduğu düşünce sisteminde değil, laikliğin sağladığı bir hürriyettir. Bulaç ise yazısında, Metallica konserine katılanları ‘laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddeleri’ olarak tanımlıyor. Bu hakareti kendini Müslüman olarak tanımlayan bir yazarın kaleminden okumak şaşırtıcı geliyor mu? Bulaç’a göre Aczmendi müsveddesi kılığında dolaşan metalciler laik müsveddesi gençler içip bağırarak kendilerinden geçtiler. Aslında saldırıdan haberdar edilmemiş olan seyircilerin aynı zamanda ateist, agnostik müsveddesi olarak sıfatlandırılması…

Ali Bulaç hem sosyoloji, hem de ilahiyat mezunu.  Ateizmin de, agnostisizmin de, laikliğin de aczimendiliğin de ne olduklarını iyi bildiğini tahmin ediyorum. Kendisi hiç aralarında bulunmadığı 40000 insanı, hatta aynı zamanda o müzikleri dinlemiş ve dinlemekte olan yüzbinlerce insanı ne ile itham ediyor! Bu saygısızlığı ve hakareti üzerine kendisine ve gazete editörüne benim ve başka okuyucuların gönderdikleri eleştirilere henüz bir cevap gelmedi. Ancak konserin organizatörü Cengizhan Yeldan’ın cevap niteliğindeki yazısı gazetenin yorum kısmında yayınlandı. Bulaç yazısıyla TCK m.216′ya göre ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama’ suçunu işliyor. Eğer gerektiği şekilde özür dilemezse, umarım kovuşturmaya uğrayabileceğinin farkındadır.

Avrupalı mıyız?

Ağustos 2, 2008

Türkiye’nin Avrupalı bir ülke olup olmadığını coğrafyacılar, siyaset bilimciler, sosyologlar, siyasetçiler, din adamları defalarca tartıştılar. Aslında tek bir coğrafi kıta olan Avrasya, hakim görüşe göre Ege Denizi-Boğazlar-Karadeniz-Kafkaslar-Hazar Denizi-Ural Dağları ile ikiye ayrılarak bu sınırın batıda kalanı Avrupa, doğuda kalanı da Asya olarak tanımlanıyor. Kültürel-siyasi-jeopolitik tanımlaramara göre bı sınırın Kafkaslar-Urallar kısmı daha batıya veya daha doğuya doğru da kayabiliyor.

Temel ülkeler coğrafyası bilgisine sahip herkes bu yapay ayrımların siyasi menşeili olduğunun farkındadır. İki ‘kıta’ üzerinde de toprağı bulunan Türkiye, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve hatta Kazakistan’ın ‘Avrupalı’ olup olmadığı tartışması, ancak uluslararası ve ulusalüstü topluluklara katılımları sırasında sözkonusu edilir. Avrupa Konseyi’nde bu ülkelerden Kazakistan hariç hepsi üye iken, Avrupa Birliği’ne aralarından sadece Türkiye aday konumundadır. Tabii topraklarının tamamı Asya’da bulunan Ermenistan Avrupa Konseyi’ne üye iken yine Asya kıyılarına yakınlığından ötürü coğrafi olarak bir Asya ülkesi sayılan Kıbrıs da(GKRY) Avrupa Birliği üyesi olabilmeyi başarmıştır. Avrupa topluluğu kurulduğu sırada topraklarının çoğunluğu Avrupa dışında bulunan Fransa, Hollanda, Belçika’nın da ‘Avrupalılığı’ hiç bir zaman tartışmaya açılmadı.

Türkiye her ne kadar pek çok Avrupa kurumuna üye olsa da ve AB adayı olsa da, önümüzdeki dönemde bazı Avrupalı dostlarımızdan bu coğrafi şartı bahane olarak duyacağımız kesin. Artık Türkiye-AB bütünleşmesini, müzakerelerin başarısı ve de Türkiye’nin toplumsal iradesi belirleyecek. Ağırlık merkezini 1911-1922 arasında Rumeli’den Anadolu’ya kaydıran Türkiye’ye karşı coğrafi şart, yanıbaşındaki Kıbrıs örneği dururken çok da ciddi olarak öne sürülebilecek bir engel değil. Ama bu sıkıcı tartışma yine de çeşitli kesimlerde yapılacak ve Türkiye’nin üyeliği üzerine bir AB ülkesinde yapılacak referandum öncesinde ‘%97′si Asya’da bulunan bir ülkenin AB’ye üyesi olması’ oylama konusu yapılabilir.

Avrupa ve Avrupalılık tanımları tarih boyunca değişik şekillerde kullanılmış. Kimi zaman Endülüs İberyası, kimi zaman Osmanlı Balkanları, kimi zaman da Çarlık Rusyası Avrupa’nın dışında tanımlanmış. Fakat ilk olarak Avrupa adıyla anılan alanın kapladığı yerler, günümüzde Türkiye’yi Avrupa dışında tanımlayanlar için ilginç gelebilecek bir bilgi teşkil ediyor. Türkiye’nin Asya’da kalan toprakları, önceden küçük Asya(Asia minor) olarak tanımlanırken; büyük Asya kıtası ‘Avrupalılarca’ keşfedilmeden önce Asia olarak tanımlanıyordu.  Daha da önce, Roma döneminde Asya, günümüzde Ege bölgesine karşılık gelen alan veya sadece İzmir çevresi için kullanıldı. Anadolu’nun batısı Asya iken peki Trakya ne idi? Eski Traklardan kalan Trakya(Thracie) adı yine günümüz Trakyası veya kuzey ve batısında kalan topraklar için kullanılırken; Avrupa adı ‘Evropa’ olarak İstanbul ilimizin Boğaz’ın batısında kalan kısmı, Tekirdağ, Gelibolu Yarımadası ve İğneada  gibi bölgeleri için kullanılıyordu. 3. yüzyıldsan 6. yüzyıla kadar da Avrupa ismi Roma”nın ve Doğu Roma’nın bu eyaleti için kullanılageldi. Ardından da Avrupa ve Asya isimleri daha geniş alanlar için kullanıldılar.

Avrasya’nın batısındaki Avrupa bölgesi insanı, etnosentrizminden tamamen uzaklaştığında, Amerika’yı Hindistan olarak adlandırırken yaptığı hata gibi bir gün kendini ayrı bir kıta olarak adlandırma yanlışından vazgeçecektir. Bunun için de ‘Yakındoğu’ ce ‘Ortadoğu’ olarak adlandırdığı bölgelerin insanının benzer gelişmişlik düzeyini yakalaması bu yanlıştan kurtulmada daha ‘aydınlatıcı’ olacaktır.

Harita Kaynağı:

http://www.euratlas.com/history_europe/europe_map_0300.html#%20here

Babasının Oğlu!

Temmuz 31, 2008

Başkentin Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı üç dönemdir Melih Gökçek yürütüyor. Kimi zaman yeni merkez sağ oluşum denemelerinde adı geçen Gökçek, Ankara’da yüksek oy oranlarıyla rakiplerini geride bıraktı. Şehir planlaması, trafik düzenlemesi, su işleri, geçit inşaatları, imar politikaları gibi belediyeciliğin temel görevlerindeki icraatları çokça eleştiri konusu yapılmasına rağmen popülaritesini koruyor. Özellikle gecekondu bölgelerine yaptığı yatırımlar sürekli karşılığını buluyor. 22 Temmuz 2007 genel seçimindeki sonuçları dikkate alırsak, partisinin 2009′da da bölgesinde yüksek oy oranı alacağını tahmin etmemiz zor olmayacak.

Bu yazıda Gökçek’in icraatlarını, polemiklerini konu edinmeyeceğim.  Ankara’nın yerel gündemine uzak biri olarak bu konularda sağlıklı yorumlarda bulunmam da zor.  Ancak Ankara’nın siyasi dokusu içinde kuvvetle dikkatimi çeken bir vaka var. Melih Gökçek ve oğlu Osman Gökçek!

Bilindiği üzere Ankara’da Çankaya dışındaki tüm belediyeler iktidar partisinden başkanlarla yönetiliyorken bu belediye muhalefet partili. AKP’nin agresif yayılma politikası bu belediye üzerinde de sürerken Melih Gökçek’in de bu süreçten bağımsız kalması beklenmiyor. Büyükşehir Belediyesi ile sürekli çekişen Çankaya, Devlet kurumlarının bulunduğu memur-bürokrat kesimi sakinlerinin çoğunu oluşturduğu bir ilçe. Ankara’nın göbeği ve de her bakımdan merkezi olan bu ilçe, AKP’nin ve önceki Milli Görüş partilerinin hiç bir dönem kazanamadığı bir bölge olarak AKP için büyük önem taşıyor.

Refah Partisi dönemindeyken Beyoğlu Belediye Başkanlığı’na aday olan fakat seçilemeyen Tayyip Erdoğan, daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olurken Beyoğlu Belediyesi’ni de RP kazanıyordu. İstanbul’da bugün AKP 5 ilçe dışında tüm ilçeleri kazanırken Ankara’da bu sayı 2. Ve de Kadıköy, Şişli, Beşiktaş, Adalar’la birlikte Çankaya bu iki büyük ilde kazanılması en zor 5 bölgeden birini oluşturuyor.

Bu bölgeye AKP’nin mutlaka profili seçmene hitap edebilen; yani muhtemelen merkez sağ veya sosyal demokrat kökenli, dini söylemlerinde ön plana çıkarmayan ve de -eğer erkekse ve evliyse- karısının başı açık  bir aday çıkaracağını tahmin edebiliriz. Ayrıca da vaadedeceği hizmetlerle de beklentileri yüksek Çankayalılara hiap edebilmeli.  Bunları yazmak için siyaset bilimci olmaya gerek yok, benzer örnekleri dikkate almak yeterli.

Fakat bu noktada hiç beklenilmeyen bir örnek devreye giriyor. Melih Gökçek’in 1983 doğumlu, TED Ankara Koleji’nde disiplinsizlik nedeniyle atılıp Samanyolu Koleji’nden ‘diploması temin edilmiş’ küçük oğlu Osman Gökçek, babasının desteğiyle kurduğu Gençlik Federasyonu’ndan aldığı birikimle Çankaya Belediye Başkanlığına aday olmak istediğini söylüyor. Okuldaki disiplin vukuatları dışında, Başkent Üniversitesi’ndeki öğrenciliği sırasındaki ve sonrasındaki karıştığı adli vakalarla da epey ismini duyuran Osman Gökçek, sesini çeşitli ropörtajlarla veya derneğinin etkinlikleriyle de duyurmaya başarıyor. Çalışmaları sayesinde Cumhurbaşkanı, Başbakan, TBMM Başkanı, milletvekilleri ve çeşitli uluslararası temsilcilerle görüşen Gökçek’in Çankaya adaylığı yolu Erdoğan’ın onayına bağlı.

Tayyip Erdoğan’ın Melih Gökçek’in hatrına oğul Gökçek’i aday göstereceğni pek zannetmiyorum. Ancak başka bir ilçeden tecrübe kazanması için aday yapılması imkansız değil. Aynı anda belki iki Gökçek Ankara’da belediye başkanlığı yaparken Gökçek de Erdoğan’a ve AKP’ye gücünün büyüklüğünü daha açıkça göstermiş olur.  Çankayalılara ve Ankaralılara seçimlerinin hayırlı olmasını diliyorum…

Cumhuriyette Kral Olur mu?

Temmuz 29, 2008

Okulda İnkılap Tarihi veya Vatandaşlık Bilgisi gibi derslerde cumhuriyetle demokrasinin farklı kavramlar olup bazen bir arada, bazen de tek başına bulunabilecekleri örneklerle gösterilir. Hukuk fakültelerinde anayasa hukuku derslerinde de bu farklılık maddi ve şekli anlamda cumhuriyet ayrımıyla daha ayrıntılı olarak öğretilir.

Bizim de kesintili de olsa resmen 1923′ten beri, fiilen de 1921′den beri benimsediğimiz cumhuriyet rejimi, maddi anlamda cumhuriyet, yani yöneticilerin kan bağıyla değil seçimle, ve bu seçimin tüm halk tarafından yapıldığı yönetim şeklidir. Tabii aynı aileden alt ve üst soylardan kişilerin aynı göreve, özellikle devler başkanlığına seçilmeleri(ABD-Bush ailesi örneği) bu kurala bir istisna getirmemekle beraber nitelikli demokrasilerde pek hüsnü kabul görmemektedir.

Okul bilgilerimizi ‘tazeledikten’ sonra, başlığımıza konu olan vakamıza dönelim. Türkiye’nin idare sisteminde büyük ölçüde esinlendiği Fransa’da Cumhuriyet toprakları dahilindeki Wallis ve Futuna Adaları(Les îles Wallis-et-Futuna) günümüzde halâ üç tane kralla idare ediliyor. Toplam 15000 nüfuslu 3 adet adadan meydana gelen bu küçük ülkenin, haritadaki yerini bulmak için dikkatli gözlere bakmak veya bilgisayarda bir arama motorunu kullanmak gerekiyor. 1. güney enlemi ve 176. doğu boylamı civarlarında bu ülkeciği bulmak mümkün. 1887′de hukuki olarak üç adadaki üç krallık Fransız ‘himayesi’ anlamına giriyor. 1961′de bir referandumla Fransa’nın ‘deniz aşırı ülkesi’(territoire d’outre mer) olduktan sonra 2003′deki anayasa değişikliği ile ‘deniz aşırı kollektivite’(collectivité d’outre mer) haline geliyor. Wallis, Futuna ve Alofi adalarındaki üç krallık ise merkezi idareye bağlı ülke konseyinde ‘kral düzeyinde’ yönetime katılıyor. Krallık babadan oğula değil, fakat üç asil aile içinden belirlenerek yönetime geliyor. Wallis’teki Uvea Kralı’nın yetkileri biraz daha geniş, köy şeflerinin üstü olan bölge şeflerini atayabiliyor ve küçük bir bakanlar kurulu var. Futuna’daki Alo ve Sgave kralları ise daha sınırlı düzeyde icra yetkilerine sahipler. Ancak dahil oldukları bakanlar kurulunun sözcülük yetkilerini haizler.

Bu krallar kararlarını alırken de köy şeflerine danışmayı bir teamül olarak sürdürüyorlar. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin hakim olduğu bu yönetimde 20 temsilciden oluşan Wallis ve Futuna Ülke Meclisi merkezi yönetimin tanıdıdığı eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi konularda yasama faaliyetini sürdürüyor. Adadaki yargı sistemi de Fransa’nın merkezi kanunları ile ada topluluğu için çıkarılan özel kanunları ve yerel meclisin çıkardığı kanunları uyguluyor. Wallis-et-Futuna’nın resmi dili ise doğal olarak Fransızca ve para birimi Fransız Pasifik Frangı.

Nüfusu ve konumu itibariyle pek önem atfedilmeyen bir durumda bulunsa da, Wallis-et-Futuna anayasal monarşinin cumhuriyet bünyesinde yer alabildiğini gösteriyor. Tabii sistemde ara sıra sorunlar çıkmıyor değil. Mesela 2005′teki, Uvea Kralı’nın, oğlu sarhoşken kullandığı arabayla motosikletli bir vatandaşı öldürüp saraya sığınırak yargılanmaktan kaçması ve kralın oğlunu kolluk kuvvetlerine teslim etmemesi yüzünden çıkan isyanla köy şeflerinin seçtiği başka bir kralla arasında çıkan gerilim gibi siyasi krizler ancak merkezin gönderdiği bir arabulucu ile çözülebiliyor. Ancak daha önce Fransa’nın 3. Cumhuriyet Döneminde Fas Krallığı’nı yönetirken kullandığı himaye(protectorat) biçimi, Wallis-et-Futuna’da şekil değiştirerek ve 1982′deki adem-i merkeziyet (décentralisation) reformunun etkisiyle Fransız hakimiyetinin sürmesini sağlamış oluyor.

Belçika Parçalı Bir Bütündür, Bölünebilir…

Temmuz 27, 2008

Belçika’da 13 aydır süren siyasi kriz,  AKP’ye yönelik kapatma davası ve Ergenekon soruşturmasından fırsat bulabildiği ölçüde Türk basınında yer bulabiliyor. 2007 seçimleri sonrasında başgösteren hükümet krizi 13 aydır çözülemezken Başbakan Kral Albert II Yves Leterme’in istifasını reddederek aylardır konuşulduğu şekilde ülkenin bölünmesini engellemek için sınırlı yetkisini kullandı.

Hükümet krizinde dil bölgelerine (Flamanca konuşan-Fransızca konuşan) göre ayrılmış siyasi partilerin özellikle Flandre ve Valon bölgeleri arasındaki sanayileşme, işsizlik oranı, vergilendirilme farkları ve de tarihi etnik düşmanlıktan kaynaklanan sorunlara kapsamlı çözüm sunabilecek güçlü bir hükümet kuramamaları sorunu daha da derinleştiriyor. Flandre bölgesindeki ayrılıkçı partiler ciddi oy oranlarıyla bağımsızlık için referandum talebini gündeme getirirken Fransızca konuşulan Brüksel ve Vallonya’da muhtemel ayrılık durumunda nasıl bir yol izleneceği tartışılıyor. Fransa’ya bağlanmayı savunanlar veya Belçika adıyla sadece Vallonya ve bağımsız şehir-ülke olarak Brüksel’i savunanlarla beraber Flandre içinde sıkışmış Brüksel’le Vallonya’nın bir koridorla birleştirilerek Belçika’nın varlığını sürdürmesini isteyenler tartışırken; üç parçalı konfederal bir Belçika düşüncesi gittikçe ağır basıyor. Coğrafi olarak tek parça olmayan bölgeler arasındaki ekonomik ve kültürel farkların ancak sembolik monarşi altında sadece dış işlerinde ve savunmada yetkili bir merkezi hükümet ve diğer tüm konularda bölgesel hükümetlerin yetkili olacağı konfederal sistem yakın vadede hayata geçirilecek.

%80′i Fransızca konuşan Brüksel, Flandre’ın içinde sıkışmış olmasaydı(enclave) belki Çekoslovakya veya Sırbistan-Karadağ örneklerinde olduğu gibi Belçika çoktan ikiye ayrılabilirdi. Bununla beraber bu iki bölgenin de diğerleri üzerinde ayrık parçaları(exclave) bulunuyor. Daha da önemli bir nokta var ki, o da Brüksel’in Avrupa ve Nato kurumlarını barındıran bir uluslararası şehir olması. AB’nin başkentinin akıbetinin meçhul olması sadece şehir halkını ve Belçikalıları değil, tüm Avrupa’yı doğrudan ilgilendiriyor. Brüksel’in konumu çözümsüzlüğü artıran en önemli sebeplerden biri. Valonya’nın doğusunda bulunan Almanca konuşan azınlığın kültürel hakları tanınmış olmakla beraber siyasi özerklikleri bulunmuyor. Bir ayrılma durumunda 70.000 kişilik topluluğun Almanya’ya katılmayı isteyip istemeyeceği tartışmalarda pek ön plana çıkmıyor.

Bütün bunları Belçika ve Avrupa basınından da takip ederek tartışmaların gidişatını izlemek mümkün. Zorlama olarak kurulmuş bu tampon devletin tarihinden kaynaklanan sorunlar köklü bir siyasi-idari reform yapılmadan ortadan kalkacak gibi gözükmüyor. Ancak iki büyük demografik grup arasında kurumsal reformla giderilemeyecek derecede büyük soğukluklar oluştu. Flandre’de Fransızca sadece resmi kurumlarda değil, aynı zamanda ticaret hayatında yok sayılıyor, Brüksel’in periferisindeki beldelerde çocuk parklarında Fransızca konuşan çocuklar parktan dışarı atılabiliyor! Protestan Hollanda’ya karşı Fransız elitler önderliğinde bağımsızlığını kazanan Belçika’da bugün kendisini Belçikalılıktan tamamen uzakta gören bir Flaman milleti doğdu. Flamanca’nın bölgesel ve ulusal dil olarak kabulünden sonra Flandre’deki çeşitli ağızlar yerini standard Flamanca’ya bırakırken, nüfusça azınlık olmasına rağmen ülkeyi uzun yıllar tek dilli olarak yöneten Frankofonlara karşı ortak tepki bugün kendini Flamanca konuşmayan Valon’a ev satmayan Flaman’dan Valonya’nın tüm borçları ve siyasi çatlaklarıyla kaderine terk edilmesini isteyen Vlaams Belang partisine dek kendini her yerde hissettiriyor. Üstelik Belçika’nın Frankofonlaştırdığı Brüksel şehrini de güney komşularına bırakmaya hiç niyetleri yok.

Brüksel ve çevresinin siyasi kaderi üzerine uzlaşmaya varılırsa, Oostende’den Namur-Luxembourg’a uzanan Belçika’nın ortadan kalkacağı kesin. Ancak bu ‘anlaşmalı boşanma’nın Belçika’ya benzer demografik kompozisyona sahip başka ülkeler üzerinde nasıl etkiler gösterebileceği üzerinde dikkatle araştırılması gereken bir konu.


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.