–Bir facebook sayfasında yazıp çok uzun bulduğum için silip buraya aktardığım bir yazı–
Anayasa değişikliği paketi gerçekten de 1982 Anayasası’nın antidemokratik ruhunu değiştirecek mi, ya da değişimde önemli bir aşama teşkil edebilecek mi? Haklar ve özgürlükler ile kurumsal düzenlemeler bakımından paketi iyimser bir perspektiften bakmaya çalışarak incelediğimde, böyle bir sonuca varamıyorum. Çünkü:
1- Başlangıç metnindeki Türkçü ve milliyetçi vurgulara dokunulmuyor. Anayasanın toplumun her kesimini kucaklayan demokratik bir ruha kavuşması için çıkarılması gereken bu maddelerin kalması, 12 Eylül’ün izlerini taşımaya devam edeceğimiz anlamına geliyor.
2- HSYK ve AYM’nin kompozisyonundaki değişikliklerin, AKP’nin kendini muhtemel bir kapatma davasını önlemek için yapıldığı izlenimini doğuruyor.
-HSYK, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak ikiye ayrılmak zorunda. Yargı bünyesindeki iki farklı ve ayrı meslek grubunun aynı kurula bağlı olması hukuk devleti ve demokrasi açısından sakıncalı. Halbuki demokrat ruhlu bir pakette bu kurumsal düzenleme ihmal edilmemeliydi.
-AYM’ye anayasa şikâyeti ile başvurulabilse bile, milletlerarası anlaşmaların anayasal denetim dışında bırakılması yine hukuk devleti açısından sakıncalı. Hele yakın zamanda, Akkuyu nükleer santralinin yapımının ve işletim hakkının iç hukuka ‘takılmamak’ için ikili anlaşmayla ‘ihalesiz’ Rusya’ya verilmesi gibi çarpıcı bir örnek varken…
-Hakim ve savcı alımlarının objektifliği ve şeffaflığı konusunda kamuoyundaki şüpheler giderilmemişken, yüksek yargıda yapılacak bu değişiklikler, ‘yargı vesayeti’ olduğu yönündeki eleştirileri bir süre dindirebilir. Ancak ‘geçmişteki hükmetler nasıl alıyorlarsa bizde öyle alıyoruz’ diyerek icraatlarını savunan (Burhan Kuzu, Anayasa Komisyonu başkanı) iktidar partisinin de orta vadede kendi yargısal vesayetini yaratmayacağından nasıl emin olabiliyoruz?
3- Devlet memurlarının grevsiz ‘toplu sözleşme’ hakkına sahip olmaları, sosyal ve ekonomik özgürlükleri hangi yönden genişletebilecektir? Memurlar zaten sözleşme ile değil, kadro ile görevlendirilirler. Yoksa, memurların da tamamen sözleşmeli personeli dönüştürülmeleri gibi bir ‘gelişme’ mi söz konusu?
4- Çalışanlar birden fazla sendikaya üye olabilecekler… AKP 8 yıllık iktidarı döneminde sendikalı çalışan sayısı 1 milyondan 500 bine, yani ayrıya düştü. Bunda kapatılan kamu iktisadi teşekkülleri işçilerinin işsiz kalmasıyla beraber, AKP’li belediyelerde ve bunlara bağlı iktisadi teşekküllerde çalışan işçilere karşı uygulanan sistematik baskı da rol oynuyor. AKP’li belediyeler işçilere kendine yakın sendikalara üye olmaları için işten atma vb. her türlü baskıyı uyguluyor. Acaba birdenbire sendikal özgürlükler konusunda çarpıcı bir değişikliğin sırası geldiğinin mi farkına varıldı?
5- 12 Eylül rejimi döneminde Milli Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi üyeleri’nin karar ve tasarrufları ile bunları uygulayanların yasama sorumsuzluğunu temiant altına alan geçici m.15′in kaldırılması. Acaba bu maddenin kaldırılması sembolik etkisi dışında naıl bir hukuki etki doğuracaktır? Toplumda, özellikle o dönemin mağdurlarında, Kenan Evren ve diğer sorumluların yargılanması ve cezalandırılması gibi bir beklenti doğacaktır. Ancak unutulmaması gereken bir nokta var ki, cunta rejiminin Anayasası referandumla kabul edilirken ve geçici m.15 bu şekilde yürürlüğe girerken, 12 Eylülcüler de ‘affedilmiş’ oldu. Kabul edilmesi zor gelebilir, ama aksinin kabulü hukuk güvenliği ilkesine aykırı oluyor. Bu madde kaldırılsa da geçmişe dönük etkili olarak ‘lehe kanun etkisi’ yaratıyor. Ancak Kenan Evren adının devlete ait tüm binalardan silinmesi gibi sembolik değişiklikler, herhangi bir yasal düzenlemeye dahi gerek kalmadan yapılamaz mıydı?
6- Yine 12 Eylül rejiminin ‘hediyesi’ olan YÖK gibi aşırı merkeziyetçi ve anti demokratik kurumların yeniden düzenlenmesine dair hiçbir kurumsal değişiklik yasal düzeyde dahi öngörülmüyorken ve AKP’ye yakın kurum başkanları bu aşırı yetkileri ‘cömertçe’ kullanıyorken gerçekten de demokratikleşmeden söz edilebilir miydi?
7- Askeri yargının görev ve yetkilerinin daraltılması, YAŞ kararlarının hukuki denetime açılması, yurtdışına seyahat özgürlüğünün ancak hakim kararıyla sınırlanabilmesi, korunmaya muhtaç gruplar için pozitif ayrımcılığın güçlendirilmesi, parti kapatılması halinde milletvekilliğinin düşürülmemesi, bilgi edinme hakkının ve kamu denetçisine başvuru hakkının anayasada düzenlenmesi gibi değişiklikler olumlu gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Zaten tartışmanın ağırlık noktasını bu düzenlemer oluşturmuyor. Ki aslında bu gruptakilerden bazıları sadece yasal değişikliklerle de düzenlenebilirlerdi. Ama yukarıdaki 6 maddede sayılmış olan hususlar, AKP’nin bu anayasa değişikliğini, ‘kapatılarak siyasetten silinmemek için’ kamuoyunun önüne getirdiği ve yanına bir nevi ‘sus payı’ ya da ‘teselli armağanı’ olarak sunduğu kanaati oluşturuyor.
Bu noktada, Anayasa değişikliğine Evet diyenler demokrat, askeri-yargısal vesayet karşıtı olmanın gereği olarak, 12 Eylül rejiminin silinmesi için yetmese de atılan her adımı desteklemek gerektiğini savunuyorlar.
Bu iyimser bir yaklaşımla, ve AKP’nin referandumda çoğunlukla evet oyu çıkması halinde, daha ileri ve demokrat bir anayasa hazırlanması için toplumsal mutabakat aranmasında etkili rol oynayabileceğini düşünüyorlar. AKP’liler de pakete hayır oyu vermenin, vesayet rejimini ortadan kaldıracağı, ya da kaldırmaya katkı sağlayacağı iddiasındalar.
Fakat 2007′deki Cumhurbaşkanlığı seçimi krizinden sonraki süreçte, 2007 referandumunda ve 2008′deki sonradan iptal edilen anayasa değişikliğindeki olduğu gibi, AKP anayasada köklü bir değişiklik yapmak yerine, siyasi konjonktüre göre anayasada revizyonlara gitme yolunu tercih ediyor. Ancak toplumun tüm kesimlerindeki beklentileri karşılayacak, kaygıları giderecek bir anayasa yapma iradesini, -en azından bendeniz- AKP’de göremiyorum.
Her Türkiye Vatandaşı’nın kendini eşit ve özgür hissetmesini sağlayacak bir Türkiye Anayasası özlemiyle…


